«
  1. Anasayfa
  2. Gerçek Yaşam Hikayeleri
  3. KIRMIZI PAPUÇLAR

KIRMIZI PAPUÇLAR

ibretlik hikayeler

Kırmızı Papuçlar / İbretlik Gerçek yaşam Hikayeleri

ibretlik gerçek yaşam hikayeleri, yaşamdan ilham alan “Kırmızı Papuçlar”, iyiliğin ve fedakarlığın dokunaklı bir portresini sunuyor. Hasta bir küçük kız ve ona uzanan yardım eli… Kırmızı Papuçlar, sadece ayaklarına değil, kalbine dokunan bir iyilik öyküsüdür. Bu hüzünlü ama öğretici hikaye, insanlığın en güzel yönlerini vurguluyor. Bir kez okunduğunda unutulmayacak, duygusal bir serüvene davet ediyor.

Hikayemizi Dinlemek İstermisiniz?

Gerçek Yaşam Hikayeleri


Bütün bir hafta boyunca, üst üste binen yorgunluğumu üzerimden atmaya çalıştığım pazar günlerinden biri … TAK! ve ŞANGIIIRRR! sesleri ile oturduğum koltuktan fırladım.

-Abla, bu yaptı ! cama o kocaman taşı bu attı…

Hiç kıpırdamıyor, orada öylece durmuş “evet ben yaptım” der gibi yüzüme bakıyordu. Esmer yüzünde – pırıl pırıl parlayan, kap kara gözlerinde pişmanlığa dair en ufak bir ize rastlamak mümkün değildi. Bilakis, umut… umut pırıltıları… “bel kiler…

-Bekle dedim, bekle geliyorum, bunun hesabını soracağım.

-Sen zahmet etme abla, ben gelirim. Otuz saniye sonra daire kapımın önündeydi.

-Ne istedin camımdan,.. bilerek atmışsın taşı niye? Bu sefer , hiç ses yok !-Gel içeri dedim.

Sanki bu teklifimi bekliyormuş gibi, ayakkabılarını alelacele çıkartıp içeri girdi. Mahçup ama pişman değil, utanıyor ama korkudan eser yok. Tuhaf bir çelişki hali…

-Otur konuşacağız.

-Üstüm çok pis.

-Otur!

-Bir gazete kağıdı var mı abla?…Sandalyeye koyalım öyle oturayım.

Kızmalı mı , gülmeli mi bilemedim

-Camımı bilerek kırdın, ama sandalyelerime kıyamıyorsun öyle mi?! Otur, Otur!

Sindi kaldı. Başını önüne eğdi, bir kaç saniye süren suskunluk…

-Abla cam parasını çalışır öderim. Yalnız…

-Yalnız ne?!

-Sana anlatacaklarım var, beni biraz dinler misin?

-Mazeret mi?

-Vallahi mazeret değil. Camı kırdım, bilerek kırdım kabul ediyorum,.. ödeyeceğim,.. ama…

-Ama ne?

-Abla, bu mahalleye yeni taşındığını biliyorum, zengin olduğunu da biliyorum…

-Zengin mi? zengin ha! Çalışıyorum, sabahtan akşama kadar para kazanmak için canım çıkıyor, bir tatil günümü evimde oturup dinlenerek geçirmek istiyorum, gelip camımı kırıyor, üstelik bir de “bilerek yaptım” diyorsun…

-Abla dinleyecek misin beni? Senden yardım istiyorum, kız kardeşim için. Kırmızı ayakkabı diye tutturdu, geceleri uyumuyor, durmadan ağlıyor..

Ona istediği ayakkabıyı alacak paramız yok. Ben senden para istemiyorum, kardeşime bir çift kırmızı ayakkabı al, vallahi billahi borcumu öderim. Kardeşim hasta, çok hasta! üzülünce daha da kötüleşiyor.

Bu sözleri, duyabildiğim son sözleri oldu. Ondan sonra neler anlattı hatırlamıyorum.  Cesareti, açık sözlülüğü, kendine olan güveni, kız kardeşi, kırmızı ayakkabılar… Beynimin içinde sorunlarına dair bir sürü soru işareti belirdi. Hayatı ile ilgili, yüreğimi sızlatan tahminler, fikirler..

-Abla, tamam mı, kardeşime kırmızı ayakkabı alacak mısın?

Bu sözlerle uykudan uyanır gibi kendime geldim. Bir kaç saniyelik suskunluk…

-Limonata içelim mi?

Bu soru umudu oldu. Gözleri parladı, yüreğindeki umut ışığının gözlerine nasıl yansıdığını gördüm. Bu sefer daha heyecanlı, daha cesaretli konuşmaya başladı;

-Arabanı yıkarım. O aşağıdaki oto parka bırakmana gerek kalmaz. Ben daha iyi bakarım, kollarım, yıkar, temizlerim… Hem de istediğin kadar, borcumu ödeyene kadar.. Ha? ne olur!!

O bakışları…

Gözlerimin içine “ne olur evet de” der gibi bakışları…. Çoktan razı olmuştum ama şimdilik bu rızamdan haberi olsun istemiyordum.

-Bilmiyorum, düşünmem lazım. Sen şimdi bırak, bir şekilde ödeteceğim ben sana bu camın parasını da, biraz ailenden, kardeşinden söz et bana.

-Annem, bir de beş yaşında ki kardeşimle yaşıyorum. Babam yok, bizi bırakıp kaçtı. Annem önceleri temizliğe gider bize bakardı. O zamanlar ben okula da gidebiliyordum.

Ama sonra hasta oldu ve doktorlar çalışmasını yasakladılar. Şimdi evde sabunluk, elbezi, çetik falan örüyor, ben de pazarlara götürüp satıyorum.

-Annenin hastalığı ne?

-Verem. Ama geçti. Şimdi iyi sadece yorulmaması gerekiyormuş, o kadar.

-Peki ya kardeşin, onun nesi var?

-Doktorlar “çok yaşamaz” dediler. Annem çok ağlıyor. Geceleri yatağıma yatınca ben de çok ağlıyorum. Kardeşim da kırmızı ayakkabı diye tutturdu,.. gece gündüz durmadan kırmızı ayakkabı sayıklıyor.

-Adın ne senin?

-Mehmet

-Kaç yaşındasın?

-12

-Peki Mehmet; bak ne güzel dertleşiyoruz, konuşuyoruz bunun için cam kırman gerekmezdi. İnsanlardan birşey isteyeceğin zaman, onlara zarar vermen gerekmez. Gider konuşur, derdin-sorunun neyse anlatırsın olur biter.

Bu sefer başını iyice öne eğdi, bir iki kez arka arkaya yutkundu;

-Beni dinle diye yaptım. dedi fısıldar gibi.
-Camımı kırmadan da gelip bunları bana anlatabilirdin.
-Dinler miydin?!
-Dinlerdim!

-Haydi şimdi iç limonatanı, şu kurabiyeleri de ye, sonra da size götür beni, annenle tanıştır tamam mı? O nasıl bir sevinçtir ki, gözlerinde yıldızlar gördüm. O nasıl bir sevinçtir ki, zıplasa başı tavana vuracak ama kendini zor tutuyor.

-Abla dedi çekinerek

-Ben yedim, bu tabağımda kalanları kardeşime götürebilir miyim?

-Sen ye, giderken kardeşine alırız.

-Olmaz! izin verirsen bunları götüreyim, vermezsen, yenilerini almanı istemem. Sen kardeşime ayakkabı al, yeter. Var ya… Başka hiç bir şey istemiyorum. Gözyaşlarım çoktan “Hazır ol” a geçmiş “Başla” komutu bekliyorlardı. Sustum, sadece sustum!

-Zeynep, nereye gidiyoruz biliyor musun abicim?
-Nereye?
-Sana kırmızı ayakkabı almaya.

Tanrım! bir çocuk bu kadar mı güzel güler, bu kadar mı yakışır o küçük yüzüne o masum gülücükler…

Mehmet’le Zeynep el ele tutuşmuş önümüz sıra yürüyorlardı, biz de annesi ile arkalarından. Kadıncağız yol boyu, minnet-şükran, teşekkür, dua ne varsa saydı döktü. Söylediklerini dinleyebilecek durumda değildim, sadece izliyordum Mehmet’i, Zeynep’i…

Zeynep dükkandaki bütün kırmızı ayakkabılara büyülenmiş gibi bakıyordu. Sanki yeryüzünde bir tek kendisi ve kırmızı ayakkabılar varmışçasına. Sırayla her birini giyip çıkartıyordu. Hipnozda gibiydi.

-Bu iyi mi kızım, ayağını sıkıyor mu, acıtıyor mu? Soruları duymuyordu, şaşkındı, inanılmaz mutluydu, sadece ayakkabılara bakıyor, gülüyordu.

-Hangisini istiyorsun? sorusuna yanıt veremedi.

Adeta dili tutulmuştu ve o “bir süre sonra atlatır diye düşündüğüm hipnoz hali geçmemiş, hala devam ediyordu. Sonunda anne bir seçim yapmak zorunda kaldı.

-Bu olsun, bunu alalım bir zahmet. Zeynep bu söz üzerine uykudan uyanır gibi sıçradı. Utanır, mahcup ama çok da kararlı;

-Yok! Ben bunu istiyorum, kenarında süsü var.

-Kızım bak o yazlık, bunu alalım kış geliyor…

Hem bak bu da kırmızı. Dudağını büktü, bir süre sustu, sonra ağlama öncesi sendromu,.. dudak titremeye başladı.

-Ama bunun kenarında süsü var. diye tekrarladı.

-Zeynep hangisini istiyorsa onu alacağız dedim.

-Hem bak Zeynep ne diyeceğim, bir tane almak zorunda da değiliz. iki, üç hatta dört tane bile alabiliriz. Zeynep’ in tek derdi, KENARINDA SÜSÜ ! olanına sahip olmaktı. KENARINDA SÜSÜ OLAN’ ını ve annenin beğendiğini de alıp çıktık.

Her akşam iş dönüşü küçük Zeynep i ziyaret etmek, bende vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştu. O’nu görmeden duramıyordum. Öyle tatlıydı ki… “O’na bu kadar bağlanmak doğru mu? ” bencilliğinden mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışarak, hep Zeynep ‘e koştum.

-Ay bu kız bir alem. dedi annesi.

-Ne yapıyor biliyor musun? Her gece ayakkabıları siliyoruz, temizliyoruz, iç içe bir kaç poşetin içine koyup ağızını iyice bağlıyoruz,.. Küçük hanım onları koynuna almadan uyumuyor. Bir de, illaki KENARI SÜSLÜ ’sü. Gülüştük.

-Zeynep, çok mu seviyorsun kırmızı ayakkabılarını? dedim. Kapkara, gülen gözlerini gözlerime çevirip, başını salladı.

-Öyleyse neden ayağında değiller?

Utandı, cevap versem mi, vermesem mi tereddüt ‘ünü atlatır atlatmaz, o her zamanki munis hali ile

-Eskir! dedi.

“İçimi acıtmak için mi yapıyorsun Zeynep?” diye soramadım. Sustum..

Zeynep’i o çok sevdiği kırmızı ayakkabıları ile, umutsuzluğunun dışa vurumu mekanlarda kapı kapı dolaştırıyor olmak bana çok dokunuyordu.

O kenarı süslü ayakkabıları ile nerelere gitmedik ki. Lunaparklar, çocuk sinemaları, çocuk tiyatroları, hayvanat bahçeleri, onkoloji servisleri, radyoterapi merkezleri, laboratuvarlar… Her canı yandığında o can acısının bedelini aldı! Aldı mı?!…

“Niye” diye sormak bile gelmiyordu ki aklına.
“Niye buradayız, niye canımı yakıyorlar? “diye sormadı hiç.

Neden o çok sevdiği kırmızı ayakkabıları ile ilaç kokulu hastane koridorlarında dolaştığımızı da. Avuçlarıma teslim ettiği minicik ellerinin, kalbimde derin bir yarayı acımasızca kanattığından habersiz, nereye çekersem oraya gelecek kadar itaatkar, sabırlı, sorgusuz..

Umut yoktu. Çoktan beri yoktu. Sadece .. Belki.. Bir kaç ay daha.. Bir kaç ay sonra… bir cumartesi sabahı…hıçkırık sesleri…

Kapıyı açtığımda Mehmet i elinde Zeynep in kırmızı ayakkabıları ile yere yığılmış hıçkırır buldum. Soru sormak; “Ne oldu?” demek hiç bu kadar anlamsız gelmemişti bana.

-Ayakkabıları getirdim abla !

Mehmet’i kapımın önünde bırakıp koştum.. koştum.. koştum.. Odanın ortasına yığıp kalmış, şaşkın, acı dolu, boş boş bakan bir çift anne gözü ile buluşana kadar koştum…

-Kızım… kızım gitti!… Uçup gitti!… Ellerimden, avuçlarımdan kayıp gitti! Ne acelesi, ne telaşı vardı anlayamadım. Baksana, KENARI SÜSLÜ ’sünü bile almadan gitti Zeynep…..!


Hikayeler Kategori

Kısa Hikayeler
İbretlik Hikayeler
Dini Hikayeler
Aşk Hikayeleri
Başarı Hikayeleri
Gerçek Yaşam Hikayeleri
Sizden Gelen Hikayeler
Yaşam Tadında Kısa Hikayeler (Youtube)

İlginizi Çekecek Hikayeler

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *