«
  1. Anasayfa
  2. Gerçek Yaşam Hikayeleri
  3. ŞEHİR VE İNSANLAR

ŞEHİR VE İNSANLAR

kısa hikayeler

ŞEHİR VE İNSANLAR / Kısa Hikayeler

Bu kısa hikayeler , sıradan görünen hayatların içinde derin anlamlar barındıran bir kesiti sanatsal bir hikaye olarak ele alıyor. Yaşanmış hikayelerin izlerini taşıyan metinde, insanların iç dünyaları ve ilişkileri sorgulanıyor. Anlamlı hikayeler kategorisinde yer alan bu eser, gündelik yaşamın içindeki derin duyguları ve insanların farklılaşan hayatlarındaki yalnızlıkları işlemektedir.


Kapıya adım atmadan önce tabeladaki yazıya dikkatle baktı. Her harfi aklına kazıdı. Tam girecekken geri adım attı ve bir kez daha baktı. Emin olmalıydı.

Yazıyı aklındaki isimle karşılaştırdı. Doğru görünüyordu. Bakışlarını kapıya çevirdi, fakat saniyeler sonra yeniden tabelaya baktı. Yazı değişmemişti. Derin bir nefes verdi. Artık doğru yerde olduğundan emindi.

Kapıyı çaldı ve beklemesine gerek yokken içeriden “Gir” emrini duymak için bir süre durdu. “Gir.” Kalın ve tok. Erkek. Otuz beş yaşında. Sigara kullanıyor.

Yeniden geri çıkıp yazıyı okuma isteğini göz ardı ederek kapı koluna elini attı ve çevirdi. Artık içerideydi. Geniş, havadar ve ışık alıyor. Dolaplar tam kapının karşısında tren vagonu gibi sıralanmış. Sanki raylardan fırlayıp uçacak gibi.

Masa odanın öteki ucunda. Masanın önünde deri koltuğa oturmuş bir adam. Şakakları tel tel ağarmış. Gözleri yorgun. Gece uyumamış. “Buyrun.”
“İş başvurusu.”

Kısa ve net. Daha fazla konuşmaya gerek yok. Anlamıştır zaten. Laf kalabalığı yapıp adamın başını şişirmeye gerek yok. Zaten gün boyu başından aşkın işlerle uğraşmıştır. “Evet, buyrun, geçin şöyle oturun. Telefonda konuşmuştuk.”

Geçti masanın karşısında, karşılıklı duran alçak koltuklara oturdu. Elinde duran dosyayı uzattı. Masanın üzerine bıraktı. Parmaklarıyla hafifçe itip adamın önüne kaydırdı. Adam kağıdı aldı. Baştan aşağı çala kalem gözden geçirdi. “Evet, bunu zaten daha önce incelemiştik. İşe başvurduğunuz zaman.”

Biliyordu elbette ama bir yanlışlık yapmış olabileceklerini düşünüp emin olmak istemişti. Temkinliydi sadece. Başını salladı. Ona uzatılan kağıdı geri aldı.

Konuşmaya gerek duymadı. Adam neler yapılacağını ondan daha iyi bilirdi zaten! Ve “Sizden istediğimiz belgeleri getirdiniz mi?”

Dosyadaki ilk kağıdı hızla çıkarıp aldı ve kalan diğer kağıtları masanın üstünde adama doğru tuttu. Adam dosyayı ikinci kez alırken elindeki kağıdı öylesine katladı ve cebine sıkıştırdı. “Sizi mülakata alacağız şimdi.”
“Mülakatın sonucu ne zaman belli olur?” Adam güldü. “Bir mülakata girin.”

Gerçek Hayat

Mülakattan çıktığında acıktığını hissetti. Karnı guruldadı. Elini cebine attı. Birkaç demir para şangırdayarak parmaklarına çarptı. Çıkardı. İki defa saydı. Karnını doyuracak kadar. Evde yemeğim yoktu. Kendine bir lokanta buldu.

Girmeden lokantanın camındaki yazıları okudu: “Mercimek çorbası 5 TL, tarhana çorbası 5 TL, kebap 15 TL, kavurma 17 TL.” Tam girecekken durdu ve başını geri eğip bir kez daha baktı. Emin olduktan sonra içeri girdi. Nereye oturacaktı? Gürültülü, kirli bir yerdi burası.

Peçetesi yoktu, tuzu yoktu. Sessiz bir yer. İçeri girdi ve kasanın yanındaki boş masalara göz gezdirdi. Emin olamadı.

Önce siparişi mi verecekti yoksa oturacak mıydı? Kasada kimse yoktu, oturdu. Etrafa baktı. Loş, eski ve yemek kokulu bir ortam. Boştu.

Duvarlarda yıllardır silinmemiş gibi asılı duran plastik çiçeklerin soluk sarı yapraklarında bir parmak toz. Oturdu. Masaya baktı, menüyü aradı. Çorbanın ne kadar olduğuna bakmalıydı.

Camda yazıyordu ama emin olmalıydı. Belki camdaki yazı çok eski bir tarihten kalmaydı ve değiştirmemişlerdi.

“Buyrun efendim. Ne arzu ederdiniz?” İnce, 20 yaşında, sigara içiyor.
“Çorba ne kadar?”
“5 lira, mercimek mi, tarhana mı?”
“Evet.”
“Mercimek alayım.” Garson başını salladı ve uzaklaştı.

Lokantaya biri girdi. Garsonlarla selamlaştı, kırk yıllık dost gibi konuştu. Kalın, pürüzsüz, 30 yaşında.

Lokantaya getirdiği neşeyle somurtan garsonların yüzü gülmüştü. Kendisi hiç öyle olmamıştı, bu yüzden bu tip adamları anlamıyordu. Yalnız olmak varken…

En azından yalnızken emin olması gereken şeyler olmuyordu. Ona yüklenen sorumluluklarda yanlış yapmaktan ödü kopuyordu.

Bu yüzden ilişkileri hep yarım oluyordu. Ne kadar az insan, o kadar az görev. Adamın elinde bir de poşet vardı, özenle masanın bir köşesine koydu.

Değerli bir şey olmalı. Çorbası geldi. Kaşığı aldı. Dumanı tütüyordu. Kaşığa aldığı çorbaya hafifçe üfledi. Lokantaya giren diğer adam köşede bir masaya oturdu.

Oturduğu yerden mutfaktaki aşçıya laf atıyordu: “Çorba getir bana da! Ama torpil yap biraz. Hiç mi hatırımız yok?

Çok acıktım, bak sabahtan beri midem gurul gurul bir rahat vermedi usta! Ekmek de getirin bana, ama öyle bir iki dilim değil. Kimi doyurur bir iki dilim? Aklınız alıyor mu ya hu?”

“Gerçekten öyle! Şehirde her şey pahalıydı zaten, şimdilerde daha da pahalandı. Zam üstüne zam! Limon da koy ustam! İyi mi pahalı biliyorum, ama bir dilimlik de mi dostluğumuz yok?” Kaşlarını çattı.

Huzurla bir yemek yiyemiyordu! Sadece biraz sessizlik. Hiç o tarafa bakmadan hızlıca boğazından aşağıya yolladı çorbayı.

Nefret ediyordu böyle rahatça yaşayan insanlardan. Onlar dünya üzerinde olmamalıydı. Gözlerini çevirdi. Kasaya baktı. Boştu. Son kaşığı biraz oyaladı.

Kasaya biri gelene kadar beklemeli miydi? Yoksa oraya gidip birinin gelmesi için beklemeli mi? Vakti yoktu. Otobüs saati geliyordu. Son kaşığı da attı ağzına.

Ayağa kalktı, kasaya gitti. Kimse ses çıkarmadı. Nasılsa şimdi garsonlardan biri görürdü onu. Adamın olduğu yöne baktı. Adam hala konuşuyordu.

Doğru düzgün görüşmediği insanlarla konuşacak bu kadar konuyu nereden buluyordu? O arkadaşım dediği insanlarla bile iki kelam bulamazken, kıskandı.

Ama kabul etmedi. Onun hayatı, bu adamın hayatına göre daha iyiydi. Yalnızdı bir kere! Yalnız olduğu için düşünmesi gereken tek kişi kendisiydi. Mutluydu.

Yalnız olmayı seviyordu. Planlarını kendisi için yapıyordu. İnsanlarla konuşmaktan çekiniyordu. Aslında konuştuğunda onun garip bulunmasından çekiniyordu. “Ustam, kasaya bakın hele!”

Adam içeri bağırdığında ona baktı. Başını eğip selam verince karşılık verdi ve hızlıca önüne döndü. Garsonlardan biri kasaya geldi. Cebindeki bozuklukları çıkardı, tekrar saydı ve adama verdi. Güneşe çıktı.

Adam arkasından konuşuyordu. “Sözde modern şehrin insanları, çekingen, suskun ve düş aleminde, kendileri konuşmuyor ama kafalarında bir şey durmadan konuşuyor.

Şehrin insanları değil aslında şehrin yuttuğu insanlar,” dedi. Gözlemlediklerini anlattı. Cemaate son anda yetişmişti neredeyse. Hemen saf tutup tekbir getirdi.

Caminin içi yarı yarıya doluydu, çoğu gününün yarısını caminin arkasındaki kahvede geçiren yaşlılardı.

Hasbihal

Öğlen vaktiydi, namazdan sonra hocanın yanına hızla gitti. “Hocam, selamunaleyküm.” Hoca gözlerini çevirip adama baktıktan sonra yüzünde bir gülümseme açtı.

“Aleykümselam ve rahmetullah Kader Efendi. Nasılsın, inşallah?” “İyiyim, çok şükür hocam. Asıl sizi sormalıyım. Çocuğunuz hastaydı, nasıl oldu?” “Gece ateş bastı, doktora götürdük. Üşütmüş.

İlaç verdi doktor. İyileşti sayılır. Dirençli delikanlı.” “Geçmiş olsun, tekrar. Annelerini dinlemeyip sokağa yarı çıplak çıkıyorlar hocam. Hep bundan kapıyorlar hastalığı.

Gerçi bizde çocukken kimseyi dinlemezdik ya! O sokağın tadı hiçbir şeyde yoktu!” “Hele maça çağırdılar mı, gözümüz kıyafet görmezdi.”

Hocanın gözlerine bakıp içeride sadece saf neşe görünce mutlu oldu. “Senin oğlan ne yapıyor, başladı mı okula?” Annesi daha el kadar bu çocuk dedi, o ne derse o oluyor hocam, evde bu caiz midir?” Hoca gülerken kendi de güldü.

“Neyse hocam, kalın sağlıkla. Biraz işim var çarşıda. Hem sizi de meşgul etmeyeyim.” “Hadi, Allah’a emanet ol Kader Efendi. Kaderin güzel olsun.” Eyvallah deyip camiden çıktı.

Vızır vızır İşleyen caddenin kenarlarından, betonların arasından kendine yol bulmaya çalışan insanlara baktı kısa bir
süre. Aklından çizdiği krokiyc görc harckctc geçti. Köşeyi döner dönmez, tabelasından her an ovunlar oynayan çocuklar çıkacakmış gibi görünen dükkanı gördü.

Hızlı adımlarla gidip İçeri girdi. Dükkanın içindeki rengarenk oyuncaklara teker teker baktı, Gözleri olanlar ona bakıyordu, olmayanlarsa parıl parıl renkleriyle gözüne girmeye çalışıyordu sanki.

Küçükken oynadığı oyunları hatırlamıştı. Böyle süslü püslü, rengarenk oyuncakları yoktu belki ama göz alabildiğince uzanan bir hayal gücü vardı.

Çöpe atılmış bir karton kutuyu o zamanlar bir tek köyün muhtarında olan benzinli amba olarak düşünmek çok kolaydı mesela. Hiçbir şey yoktu ama her şey var gibiydi yaşının tek haneli Olduğu zamanlarda.

İç geçirirken alev kırmızısı bir arabayı aldı eline. “Bunu mu alacaksınız?” Yanına gelen gence baktı ama baştan aşağı değil, gözlerinin içine içine. Üzerinde fosforlu yeşil bir tişört vardı, görevlilerden biri olmalıydı herhalde.

“Evet,” dedi göz alan kırmızı boyalı arabaya yeniden bakarken. “Oğlum dün akşam ağlaya ağlaya gelip mahallede oynarken arabasının kırıldığını söyledi. Başka da düzgün arabam yoktu ki baba dedi. Söyle hele fiyatı nedir bunun?”

Yeşil tişörtlü genç oyuncağın etiketini bulup baktı. “Fiyatında kırk lira yazıyor ama size uygun bir fiyata bakarız,” mecburi bir durum olmadığı sürece pazarlık yapan dükkanları tercih ederdi hep. “O zaman sen bunu bana yirmi lira yap.” Sıkı pazarlıkçıydı, arabayı on beş liraya aldı.
“Hediye paketi de yap bunu bana.”
“Hemen yapalım.”

Dükkandan çıktığında karnının acıktığını hissetti. Eve gitmesine daha vardı. İkindiden sonra ancak bitirirdi işlerini. Hemen kafasında bir kroki daha oluşurken Ahmet Usta’yı görmenin iyi olacağını düşündü.

Uzun zamandır görüşmemiş olsalar bile dostların gönülleri bir olduğu için görüşür görüşmez o uzun zaman kısalıverir önce, sonra da yok olur giderdi. Şu dünyada insanın sırtını dayayabileceği insanlar olmalıydı ya! Yoksa nasıl geçerdi bu gurbetlik?

Hızlı adımlar atarak geçti caddeleri, yüzleri, evleri. Ahmet Usta çok hoş sohbet bir insandı, sözünün eriydi. İnsan onunla konuşmaya başladığında bomboş hissederdi ama o konuştukça dolup taşardı.

Lokantaya girdiğinde içeride tek bir kişi vardı. Hemencecik garsonlarla selamlaştı, geçti bir köşeye oturdu. Ahmet Usta’nın çorba yaptığını görünce zahmet olmasın diye hemen bir çorba da kendi istedi. Konuşurken, laf lafı açıyordu. Gözü bir ara köşedeki adama takıldı.

Omuzları çökük, başı omuzlarına gömülmüş sanki, kendi içine çekilmiş süklüm püklüm bir adamdı oturan. Gözleri boş boş bakıyordu. Yalnızlık akıyordu suratından.

Yalnızlık, mutsuzluk, bıkkınlık… Adeta şehrin içinde yitip gitmiş bir şehirzede gibiydi.

Kendi küçük dertlerinde boğulmaktan küçük işlerin adamı olan, kendi şehriyle haşır neşir olmaktan dışarıdaki koca dünyayı göremeyen…

Ahmet Usta’nın iç dünyasıyla ilgili havadisleri dinlemeye başladığında bile aklı hala o adamdaydı. Niceleri vardı çevresinde böyle. Bir insanın karakterinde nasıl olabilirdi yalnız kalma isteği?

Yalnız kalmak istediğini söyleyenler de her zaman bir uyuşukluk, uyuşturulmuşluk sezerdi. Bunlar bütün hislerini şehrin envai çeşit hastalığıyla uyuşturmuş ot gibi yaşayan canlı mahluklardı. Bir de bu tip insanların modern olduklarını söylemeleri yok mu!

Modernizm bunların gözünde bencillikten ibaretti. Her koyun kendi bacağından asılır atasözünün sözlükteki açıklamasıydı. Sonra durdu, adamın hayatını bile bilmeden onun hakkında düşünmenin nasıl bir önyargı olduğunu sordu kendi kendine.

Belki de bu adamı şehir yutmuştu. Modernitenin dişli çarklarında istemeden eritmişti belki de ruhunu.

Adam sessizce kalkıp kasaya gittiğinde gördü. Bir süre bekliyormuş gibi durdu adam orada. Emin oldu. Yok olmuş bir ruh vardı karşısında. Leyla’sını bulamayıp Mevla’ya yönelmiş bir ruh, başıboş bir şekilde hiç

Bir amacı olmadan dolanıyordu çöllerde. Amacı neydi? Leyla mıydı? Mevla mı? Belki de o çölde ya bir bedeviyle karşılaşıp vahaya ulaşacak, ya da yakıcı güneşin altında eti eriyip kemikleri kalana kadar dolaşacaktı. Garsonlara seslendi, kasaya bakmaları için. Adama yardımcı olmak istemişti.

O çıkar çıkmaz Ahmet Usta’ya döndü, önünde bir zarf atıp düşüncelerini almak istiyordu ama zarfın içindeki mektup o konuştukça uzadı da uzadı.

“Sözde modern şehrin insanları, ustam. Çekingen, suskun ve düş aleminde, kendileri konuşmuyor ama kafalarında bir şey durmadan konuşuyor. Şehrin insanları değil, aslında şehrin yuttuğu insanlar.”

Yazar: Büşra Şen

Yorumlarınızı merakla bekliyoruz!


Diğer Kısa Hikayeleri de Keşfedin!

CANIM ANNEANNEM
SABIR VE DUA
KIRMIZI PAPUÇLAR
EGE GÜNEŞİ
Ah Benim Sevgili Babacığım


Hikayeler Kategori

Kısa Hikayeler
İbretlik Hikayeler
Dini Hikayeler
Aşk Hikayeleri
Başarı Hikayeleri
Gerçek Yaşam Hikayeleri
Sizden Gelen Hikayeler
Yaşam Tadında Kısa Hikayeler (Youtube)

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *