«
  1. Anasayfa
  2. Kısa Hikayeler Oku
  3. Cengiz Han’ın “Hoca”ları

Cengiz Han’ın “Hoca”ları

tarihi hikayeler

Cengiz Han’ın “Hoca”ları / Tarihi Hikayeler

Bu makalemizde, “Cengiz Han’ın ‘Hoca’ları” adını taşıyan tarihi hikayeler sizleri geçmişe götürüyoruz. Cengiz Han’ın hikayesi, tarihi hikayeler kategorisinde unutulmaz bir isim olarak yerini almıştır. Cengiz Han’ın liderliğini destekleyen ve onun en güvendiği danışmanlarına “Hoca” denirdi. Bu danışmanlar, imparatorluğun yönetimi ve stratejileri konusunda önemli roller üstlenmiştir.


DÜNYANIN EN ZALİM hükümdarı, dünyanın en kanlı ordusuyla Buhara önlerine gelmişti.

Cengiz Han, önüne çıkan her şehri, her kaleyi yaka yıka, Müslümanları öldüre öldüre, ocakları söndüre söndüre yürümüş, nihayet Buhara surlarına dayanmıştı.

Şehir halkı kararsızdı. 1220 yılının en felâketli kâbusunu yaşıyorlardı. Halk, surlara tırmanıp karınca sürüsü gibi kaynaşan ve sevinçle harp çığlıkları atan Moğol Ordusunu korkuyla seyrediyordu:
“Bunlara dayanılmaz!”
“Bizi kılıçlarına lokma ederler!”

Şehir meclisi içtima etti. Bir karar vermeliydiler. Ya teslim olacaklar yahut çarpışacaklardı. Üçüncü ihtimal mevcut değildi.
Görüşmeler başladı. Kimisi teslim olmak taraftarıydı. Kimisi de ne olursa olsun savaşılmasını istiyordu:

“Ecdat yadigârı, İslam medeniyetinin göz bebeği, ilim ve irfan yuvası olan bu kaleyi putperest Cengiz’e teslim etmek, uhrevî mes’uliyeti muciptir. Binaenaleyh kanımızın son damlasına kadar mukavemet etmeliyiz. Cengiz şehre girecekse cesetlerimize basarak girsin!”

“Cesetlerimize basmak, şüphesiz, Cengiz’e büyük bir zevk verir. En iyisi, teslim teklifiyle gitmektir. Belki o zaman merhamete gelir.”
“Cengiz Han’da merhamet ha? Ne boş hayal!”
“‘Hayal değil, vakıa… Cengiz merhametsizdir, ama yanında Müslüman hanlar vardır; onlar bizi korur. Dindaşlarını ezdirecek değiller ya! Hatta söylendiğine göre bazı hocalarımız bile Cengiz’den yanalar.”

“Evet, evet… Cafer Hoca var, İmam Hacip var; onlar bizi korur, ne dinimize ne ırzımıza ne canımıza zarar verdirirler.”
Lâf uzadı, uzadı; sonunda şu karar çıktı:
“Cengiz Han’a bir heyet gönderelim. Dinî inançlarımıza, canımıza, namusumuza dokunmaması şartıyla teslim olacağımızı bildirelim.”
“Münasiptir.”
Bunun bir hayal olduğunu ileri sürenler vardı. Bunlar vakit geçirilmeden müdafaa tertibata alınmasında ısrar ediyorlardı. Fakat ekseriyet, Cengiz Han’a heyet gönderilmesine karar verince acı acı söylenmekle yetindiler:
“Bu gaflet bizi boğar!”
Heyet, hazırlanıp beyaz bayrak çekti ve Cengiz’in ordugâhına gitti. İçlerinde büyük bir ümit, kıpır kıpırdı. Cengiz’in yanında bulunan hocalar ve Müslüman hanlar, kendilerine yardımcı olacaktı.

Zaten onlar, Cengiz’in İslam ülkelerini tahrip etmesine mâni olmak için orada idiler. Hele Cafer Hoca, büyük bir âlimdi. Cengiz Han zulmetmek istese bile durdururdu. Ne zamandır yanında bulunduğuna göre, herhâlde nüfuzu vardı. Cengiz Han, Cafer Hoca’nın ilminden istifade ediyor olmalıydı. Cafer Hoca gibi tanınmış bir hocaya güvenmeyecekler de kime güveneceklerdi?

Büyük ümitlerle karışık küçük endişelerini çiğneye çiğneye Cengiz Han’ın huzuruna çıktılar. Cengiz Han, tahta bir koltuğa kurulmuştu. Bir yanında Müslüman Karluk Hükümdarı Arslan Han’la yine Müslüman Almalık Hükümdarı Sugna Tekin duruyordu. Öbür yanında ise Cafer Hoca ile imam Hacip bulunuyordu.

Heyet başkanı aksakallı ihtiyar, derin bir soluk aldı. Yol boyunca aklından geçenlerin doğruluğuna hükmetti. Anlaşılan, Cengiz Han bunlara sormadan bir iş yapmıyordu. Bunlar da Müslüman olduklarına göre, belki Buhara’yı teslim etmeden kurtulmanın yolu bile açılırdı. Arslan Han’ın, Sugna Tekin Han’ın, Cafer Hoca’nın ve İmam Hacip’in kendilerine yardım edeceği muhakkaktı.

Cesaretlendi. “Büyük Kaan,” diye söze başladı, “biz Buhara halkının temsilcileriyiz. Şehrimizin kaleleri çok yüksektir. Dört yanı kalın ve sağlam duvarlarla çevrilidir. Ayrıca içinde canını vermeye hazır kahramanlar vardır.”

Cengiz Han, insanın iliklerini donduran bir sesle sordu:
“Onun için mi teslim olmak istersiniz?”
Heyet başkanı duymazdan gelerek konuşmaya devam etti:
“Erzakımız da boldur. Ne kadar gayretli bir ordu olursanız olunuz, şehri almak için yıllarca muhasara etmeniz gerekecektir.”

Cengiz Han’ın bakışları hâlâ buz gibiydi. Sarı sarı bakıyor, sanki karşısındakinin ciğerini deliyordu. Müslüman hanlar ve hocalar niçin susuyorlardı sanki? Buhara’yı bağışlamasını söylemelerinin tam sırasıydı; fakat inadına susuyor, inadına önlerine bakıyorlardı.

Buhara gibi bir ilim, irfan ve mabetler şehrinin yakılıp yıkılmasına seyirci mi kalacaklardı? Buna imkân yoktu. Yürekleri sızlardı. Vicdanları elvermezdi. Uykuları kaçardı. Hâlâ niçin konuşmuyorlar, niye Cengiz Han’a bir şeyler söylemiyorlardı öyleyse?
“Bü… Büyük Kaan!” diye kekeledi, “Biz…”

Cengiz Han hiddetle bağırdı:
“Sus, şarlatan! Yalvarmaya geldinse yalvar, akıl satmaya geldinse işte kapı, defolun!”
Ümit teli koptu. İhtiyar elçi inim inim bir sesle,
“Teslim şartlarını görüşmeye geldik.” diye inledi.

Zavallı hâlâ inanamıyor, Müslüman hanların hocaların Cengiz Han’a müdahale etmemelerine akıl erdiremiyordu. Cengiz’in homurtusunu duydu:
“Şartlarınızı söyle, ihtiyar…”
“Şehir halkına ilişmeyin, bizi inançlarımızda serbest bırakın, camilerimizi yıkmayın, kitaplarımızı yakmayın.”

Cengiz Han kıs kıs güldü. Boş şarap kupasını Çinli köleye uzattı: “Doldur!” Bir dikişte bitirdikten sonra, elçilere çok tuhaf gelen bir sual sordu: “Şarap içer misiniz?”

Hepsi aynı anda tiksintiyle cevap verdiler: “Hayır!”
Yüzünü buruşturdu: “Öyleyse sizin dininizle benim dinimin bağdaşması mümkün değildir. Teslim olmak istiyorsunuz. Kabul ederim. Ancak mağlûpların şartı şurtu olmaz. Ya mağlûbiyeti peşinen kabullenir, kapıları açarsınız veya dövüşü göze alır, erce meydana çıkarsınız.”

Heyet başkanı tökezledi. Sanki bir faydası olurmuş gibi söylendi: “Kale duvarlarımız çok sağlamdır.”
Cengiz Han hiddetle doğruldu: “Bir kalenin sağlamlığı, müdafîlerinin cesaretiyle ölçülür. Gidin, kalenin bütün kapılarını açın. Hakkınızdaki hükmü sonra vereceğim.”

Bir an düşünüp ilâve etti: “Bu hükmün mümkün olduğu kadar mülâyim olması için şeytanımı kandırmaya çalışacağım.”
Sinsice sırıttıktan sonra sırtını döndü. Muhavere bitmiş, heyetin güvendiği Müslüman hanlar ve hocalar tek kelime dahi etmemişler, öylece önlerine bakarak hep susmuşlar, hep susmuşlardı.

Heyet Buhara’ya dönerken düşünceliydi. Heyet başkanı, “Ne dersiniz?” diye sorunca biri: “Mukavemet edelim.” diyenler bence haklı. Cengiz Han, diğerlerine yaptığını bize de yapacak. Taş taş üstünde bırakmayacak. Camilerimizde şarap içip kadınlarımızı vahşî askerlerine ikram edecek.”

Diğeri, “Yapmaz!” diye kestirip attı, “Daha doğrusu, yapamaz, yaptırmazlar. Görmediniz mi Arslan Han’la Sugna Tekin’i? Cengiz Han onları yanına oturtmuştu. Demek sözlerine ehemmiyet veriyor. Sonra, îmam Hacip var, Cafer Hoca var. Bizi ezdirmezler.”

Ama hiç konuşmadılar, Cengiz’in söylediklerine itiraz etmediler.” “Âdet böyledir. Koca kaan konuşurken yanındakiler susar. Vakti gelince elbet konuşacaklardır. Onlara güvenmemiz lâzım. Sonra, Cengiz Han, söylendiği kadar kötü yürekli, zalim bir İslam düşmanı olsaydı Müslüman hükümdarlarla bazı hocaları yanına alır mıydı? Teklifimiz ona ters geldiği için bize çıkıştığına bakmayın.”

Şehre girdiler. Gördüklerini, duyduklarını anlattılar. Fakat bazı kafalar hâlâ eski havalardaydı. Bunlar: “Cengiz’in yanındaki hocalara güvenelim, Müslüman hanlara inanalım.” diyorlardı. “Elbette dindaşlarını koruyacaklardır.”

Buna karşılık, şehri müdafaa taraftarı olanlar: “Etmeyin eylemeyin. Düşmana iltihak eden kim olursa olsun bize dost değildir. Zalimin zulmüne ortak olmuşlardır. Bunlara güvenilmez. Teslim olmayalım.” Teslim olmak isteyenler ağır bastı.

Tesellileri de hâlâ aynıydı. Müslüman hanlar ve Cengiz’in yanındaki hocalar, kendilerini koruyacaklardı, ezdirmeyeceklerdi.
Ve Buharanın 12 kapısı birden düşmana açıldı. Cengiz Han şehre girdi. İki yanında Buharalıların güvendiği Karluk ve Almalık Hanları vardı. Ardında İmam Hacip ve Cafer Hoca yürüyordu.

Buhara halkı bunları görünce ümitlenir gibi oldu. Oysa onlar, yürek yakan manzarayı göymemek için gözlerini yerden kaldırmıyorlardı. Cengiz’e yakın olunca dindaşlarını koruyabileceklerini zannedip vaktiyle bu yola girmişlerdi. Belki İslam dininin yüceliğini Cengiz’e anlatabilir, onu Müslüman yapıp kılıcını ve ordusunu İslam’ın emrine alabilirlerdi.

O takdirde dünyayı fethin yolları açılırdı. İslam sancağı dünya yüzünde tek sancak olarak dalgalanırdı. Sonunda bunun hayalden ibaret olduğunu anladılar ya, iş işten geçti. Her çıkışları Cengiz’in sert bakışlarına, tehditlerine toslayıp tuz buz oldu. Nihayet onu memnun görmek için her şeyi yapmaya koyuldular.

Cengiz Han şehri yaktı. Camilerde şarap içti. Din âlimlerinin sarığını başlarıyla birlikte yerlere yuvarladı. Kadınları vahşî askerlerine taksim etti. Bir ara Arslan Han dayanamadı, “Aman, Büyük Kaan!” diye itiraz yollu mırıldanacak oldu.

Cengiz, sert bir bakış fırlattı: “Müslümanlığın mı incindi, Arslan Han? Cennet’e gitmeyi mi özlersin? Büyük Cengiz Han gülünce bütün dünya ağlamalı! Düşmanın kıvranışını, ümitsiz ağlayışını zevkle seyretmelisin.”

Arslan Han boynunu büktü. Canı dininden kıymetli gelmişti. Sesini çıkarmadı. Buhara yanıyor, Buharalılar Cengiz Han’ın hocalarına inanmanın yanlışlığını neden sonra acı acı idrak ediyorlardı.


” Tarihi hikayeler okuduuz. Yorumlarınız bizim için çok önemli. Yorumlarınızı merakla bekliyoruz, Yorum Yazmayı Unutmayın! 

Diğer Tarihi Hikayeler imizi de Keşfedin!

BİR KAHVENİN KIRK YIL HATIRI VAR
KORKUSUZ ŞEHZADE
FRANSA’DA İÇİLEN İLK TÜRK KAHVESİ HİKAYESİ
KANUNİ’NİN ASKERLERİ
ADIM MUHAMMET
ŞEYTANIN SUÇU


Hikayeler Kategori

Kısa Hikayeler
İbretlik Hikayeler
Dini Hikayeler
Aşk Hikayeleri
Başarı Hikayeleri
Gerçek Yaşam Hikayeleri
Sizden Gelen Hikayeler
Yaşam Tadında Kısa Hikayeler (Youtube)

İlginizi Çekecek Hikayeler

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *