«
  1. Anasayfa
  2. Gerçek Yaşam Hikayeleri
  3. Ümide Yolculuk: Hüzünlü  hikayeler

Ümide Yolculuk: Hüzünlü  hikayeler

Hüzünlü  hikayeler

Ümide Yolculuk: Suç, Dostluk ve Beklenmedik Kurtuluş

Hüzünlü  hikayeler

Sizden gelen Hikayeler Kategorimizde, Hüzünlü  hikayeler paylaşmak istiyorum, Bir tesadüf sonucu karışan hayatlar, suçlamalar ve beklenmedik kahramanlıklarla dolu bu Hüzünlü  hikayeler, izleyiciyi duygusal bir yolculuğa davet ediyor. Bu Gerçek yaşam hikayemizde, Bir taksici, bir çocuk ve bir yabancının yaşamları, trajik bir olayın ardından kesişiyor. Dostluk, insanlık ve umut teması etrafında şekillenen bu hikaye, seyirciyi düşündürmeye ve duygusal bir bağ kurmaya çağırıyor. Sizlerde Hikayelerinizi Bizimle Paylaşa bilirsiniz [Hikayeni Paylaş]


Aman aman, bu ne heyecan. Kendimi liseli âşıklar gibi hissediyorum. Gül ile buluşacağımız gün geldi-çattı. Daha üçüncü buluşmamız, henüz yeterince birbirimizi tanımıyoruz.

İşin daha da beteri ona olan ilgimin aynı derecede karşılık görüp görmediğini de bilemiyorum.

Yani sınava girecek öğrenci gibiyim. Alışkanlığım olmayan şeyler yapmaya başladım; örneğin bu buluşma için güzel bir koku sürdüm.

Öğleden sonra ikide buluşacağız. Hay Allah! vakit geçmek bilmiyor, hala dört saat var. Bekleyip otobüsle gitmektense, yavaş yavaş yürüyerek gitsem yine yetişirim. Hem vakit geçer hem de hava almış olurum. Parka doğru yürüyorum, bir yandan da düşünüyorum.

Neyi mi? Gül’ü. Ama düşüncelerim fazla süremedi, yüreğimi sızlatan bir olayı görünce düşünemez oldum. Ana cadde üzerinde, bir araba bisikletli bir çocuğa çarptı.

Çocukların saflığına inanan, çocuklara karşı fazlasıyla duygusal olan, çok seven bir insan olarak bu olayı görmek beni kahretti.

Çocukla beraber ben de düştüm, ben de acı çektim. Gözlerim bir an arabasıyla uzaklaşan genç adama takıldı; insan nasıl bu kadar acımasız olabiliyor ki, anlamıyorum.

Yaralı çocuğa bakmadan kaçıyor. Koştum çocuğu tuttum, fazla kımıldatmadan başına baktım; alnı kanıyordu.

Acele ile araba çevirmeye çalıştım, birkaç araba çocuğun kanlar içindeki halini görünce geçip gitti. Sonunda birisini durdurabildim. Bu şoför diğerlerinin aksine, bir de arabadan inip çocuğu arabaya koymam için yardıma geldi.

Kırık bir tarafı olabilir diye çekiniyorduk ama beklersek çok kan kaybedeceği açıktı. Kırık olmadığını ümit ederek çocuğu arabaya yerleştirdik. Çocuğun başını dizime yasladım. şoför sireni açmıştı bile, hastaneye doğru yola çıktık. şoför sordu;

-Hayrola birader, kendi mi düştü, araba mı çarptı?

-Bir araba çarptı. Hemşerim, acele edersen belki bir can kurtarırız.

-Ağır mı yarası?

-Görünüşte sadece alnı kanıyor ama daha kötü bir iç kanama olabilir.

-Sağolsunlar, bu gün sireni duyan arabalar hemen yol açıyor, hızlı gidebiliyoruz. Ya… yol vermeyenlere de kızamıyorum ki, önüne gelen arabasına mavi lamba takıyor, açıyor sireni acil bir işi varmış gibi.

-Ne yazık ki haklısın.

-Eee… keyfi siren çalanları gören diğer şoförlerin haklı olarak kafası bozuluyor. Bizim gibi acil işi olanları da onlar gibi zannedip yol vermiyor.

-çocuk neyin oluyor, kardeşin mi?

-Hayır, tanımıyorum.
Şoför şöyle bir göz ucuyla, dikiz aynasından bana baktı. Sonra dudaklarında sevindiğini gösteren bir gülümseme dolaştı. Bu sırada hastane önüne gelmiştik. şoför;

-Hastaneye geldik abi, hemen acil servisin önüne çekeyim arabayı.

Arabayı acil servisin önünde durdurdu, iki görevlinin getirdiği sedyeye baygın haldeki çocuğu yatırdık. Görevlilere kazayı aceleyle anlattım, çocuğu ameliyathaneye götürdüler.

Arabadan inerken taksimetrenin 6000 TL. yazdığını görmüştüm, parayı çıkarıp şoföre uzattım;

-Olmaz birader, koy o parayı cebine.

Şoför parayı almak istememişti;

-O ne demek, o kadar benzin harcadın, vaktini ayırdın.

-Olmaz dedim mi olmaz. Sen tanımadığın bir çocuk için o kadar didin, biz üç kuruş para peşinde koşalım, olur mu ya. Ben kardeşin filan zannettiğim için taksimetreyi açmıştım, şimdi başka.

-Söylediklerin için sağol ama sen yine de al şu parayı… almıyorsun ha. Bu sefer de benim canım sıkılacak, bu araba senin ekmek kapın hemşerim. Hep iyilik için kullansan sen aç kalırsın. Hadi… hadi hiç olmazsa yarısını ben vereyim, yarısını…

Israrım karşısında yumuşadı, şöyle bir yan gözle baktı;

-Yarısını ama.

-Tamam, fifti fifti.

Aceleyle eline dört bin lirayı sıkıştırdım, gülümsedim;

-Benden biraz fazla fifti.

İtirazına vakit bırakmadan bize doğru yaklaşan görevliye yöneldim. Bu sedyeyi taşıyanlardan biriydi, yanında ise bir polis memuru vardı. Sordum;

-Çocuğun durumu nasıl?

-Bilmiyorum, ameliyata yeni girdiler. Alnında ki açılmayla ilgili bir ameliyat yapacaklarmış. Şeyy… siz çocuğun nesi oluyorsunuz?

-Hiçbir şeyi, çocuğu tanımıyorum.

-Çocuğun cebinden çıkan küçük defterde birkaç telefon vardı. En başa yazdığı numaraya doktorlar haber vermiş. Birazdan bir akrabası gelir herhalde.

Görevli uzaklaşırken polis bana döndü;

-Çocuğu getiren sizsiniz herhalde.

-Evet.

-Çocuğun velilerinden biri gelene kadar, gitmemenizi rica edecektim. Her ne kadar düşünmek bile istemesek de çocuk ölebilir, o zaman ifadeniz gerekebilir.

-Ama benim saat iki’de önemli bir randevum var.

-Saat henüz 11. 30

Saate baktım, henüz vakit vardı.

-Neyse biraz bekleyelim bakalım, zaten çocuğun durumunu da merak ediyorum. Adını öğrenebildiniz mi, cüzdan filan var mıymış yanında?

-Cüzdan değil de, bir küçük not defteri bulduk, telefon numaralarını bulduğumuz defter. Defterin ilk sayfasında “Can Uğur” yazıyordu, zannederim bu çocuğun adı.

-Şey… bari şoför arkadaşı bekletmeyelim, gidebilir değil mi?

-Tabii, ama adını ve araç plakasını alalım bir zahmet, sonra gidebilir.

Polis arabanın plakasını yazarken şoför kendini tanıttı;

-Adım Kemal İnce… Ben de bekleyeceğim, çocuğun durumunu öğrendikten sonra giderim.

Biz konuşurken bir araba yanımızda durdu, arabadan yaşlıca bir erkek, bir kadın ile orta yaşlı başka bir kadın indi. Kadınlar ağlamaklı, adam sinirliydi.

Yaşlı adam bir görevliye bir şeyler sorup, konuşmaya başladı, görevli bizi gösterince bize doğru yürüdü, yanımıza geldi. Polise sordu;

-Memur bey, ben Can’ın büyükbabasıyım. Torunum ameliyattaymış. Olay nasıl olmuş?

Polis, adamın sinirli, sabırsız halini hoş görmeye çalışarak, bildiklerini sık sık sözünün kesilmesine rağmen anlattı. Benimle ilgili kısmı da anlatınca, teşekkür edeceğini sanmıştım ama bana öfkeyle bakmaya başlamıştı. Ben bir an önce gitmek istiyordum;

-Beyefendi, zannederim artık benim yapabileceğim bir şey yok, izninizle gidebi…

-Para mı istiyorsun?

-Efendim, anlamadım!..

-Can’ı buraya getirdin diye şimdi de para mı istiyorsunuz? Ne malum sizin çarpmadığınız?

-Bakın beyfendi, üzüntülüsünüz, hoş görmeye çalışıyorum. Ben para filan istemiyorum. Ayrıca arabam olmadığından Can’a çarpma ihtimalimde yok. Can’ı bu şoför arkadaşın arabasıyla getirdik.

-Para alamayacağını anlayınca, biran önce gitmek istiyorsun.

-Bakın ben vicdani bir görevimi yerine getirdim, para için yapmadım.

Polis arkadaş, ihtiyarın bu hoş olmayan konuşması karşısında beni kurtarmak istedi;

-Beyefendi, herhangi bir şikâyetiniz yoksa adını, adresini alıp arkadaşı gönderelim, işi varmış beklettik.

-Şikâyetçiyim.

Yanlış duyduğumu zannettim, tekrarladı;

-Şikâyetçiyim, dün torunumun eline harçlık olarak 80 bin TL vermiştim Hepsini bir günde harcamış olamaz. Bu genç adam torunumun cüzdanını alıp, sonra bizden de para koparabilmek için torunumu hastaneye getirmiş olabilir. İlla da arabayla çarpmış olması gerekmiyor herhalde şikâyetçi olmam için.

-Bakın beyfendi, ileri gidiyorsunuz. Benim saygı sınırlarımı zorlamayın lütfen. Hırsızlık çok ağır bir suçlama.

-Ağır, mağır… nerde öyleyse benim torunumun cüzdanı.

Polisle şoför bana kuşkuyla baktı. Hele şoförün gözündeki bir arkadaşı tarafından aldatılmış ve yıkılmış biri ifadesi beni kahretti. Benim hırsız olduğuma inanmış görünüyordu.

Polis bana döndü;
-Üzgünüm, karakola gitmeliyiz. Olay açıklığa kavuşana kadar orada kalmalısınız.

Ben hiç ummadığım bu durum karşısında şaşkına dönmüştüm;

-Nasıl açıklığa kavuşacak, çocuk kendine gelip konuşunca mı?

-Şimdilik başka çare görünmüyor.

-Ya, Allah korusun çocuk ölürse, ben hırsız damgasını mı taşıyacağım? Ya da çocuk cüzdanı daha önce düşürmüş ama fark etmemişse yine ben mi suçlanacağım?

-Benim diyebileceğim bir şey yok. Çaresiz, ya durum lehinize olarak aydınlanmalı, ya da bu beyfendi hırsızlık suçlamasından vazgeçmeli.

İhtiyar adam yine öfkeli konuştu;

-Hayır vazgeçmiyorum.

İhtiyar tekrar konuşmamıza fırsat vermeden uzaklaştı. Çaresiz polis arabasına bindim.

Polis, şoför Kemal’e döndü;

-Bu durumda ifadeniz gerekiyor, lütfen sizde gelin.

Kemal taksisine bindi, bizi takip ederek karakola geldi. Hırsızlıkla suçlanmak kadar, bu iyi kalpli şoförün gözünde düştüğüm durum da beni üzüyordu.

Birden aklıma bir ayrıntı geldi, Kemal’e yaklaştım;

-Sen geldiğinde ben çocuğun yanındaydım, sonra senin arabana bindik. Yani cüzdanı alsaydım hala üzerimde olmalıydı, değil mi?

-Evet…

Bizimle gelen polis memuru üzerimi aradı. Üzerimden cüzdan çıkmayınca Kemal’in sevinmesi, yüzünde pişmanlıkla karışan özür diler gibi ifade içimi ısıttı. Ama sevincimiz uzun sürmedi; polis bizim yüzlerimizdeki mutluluk ifadesine baktıktan sonra, bir suç işler gibi konuştu;

-Bu bir şeyi ispatlamaz, taksiyle gelirken cüzdanı camdan atmış olabileceğinizi iddia edebilirler.

Polis üzgün bir ifadeyle yanımızdan ayrılıp bir odaya girerken, Kemal ile benim yüzümdeki mutluluk kaybolmuştu bile.

Karakolun salonunda beklemeye başladık. Artık parkı, saat ikiyi, Gül’ü düşünecek halim kalmadı. Zaten saat ikiye yirmi dakika var. Çaresiz, elim-kolum bağlı bekliyorum.

Kemal’in ifadesini alıp gönderdiler, ben ise geceyi nezarethanede geçireceğim. Bu arada, Can’ın ameliyattan çıktığını, yoğun bakımda olduğunu öğrendik telefonla.

Henüz kendine gelmemiş olsa da ölüm tehlikesini önemli ölçüde atlattığını söylediler. Hem çocuk için hem de söyleyecekleri beni kurtarabileceğinden sevindim.

Nezarethanedeki yerime geçmeden, telefon etmeme izin verdiler. Gül’ü aradım, randevuya gelemediğim için özür dilemek istiyordum. Ancak telefonu açan olmadı.

Nezarethanedeki yerime geçmeden, telefon etmeme izin verdiler. Gül’ü aradım, randevuya gelemediğim için özür dilemek istiyordum. Ancak telefonu açan olmadı.

PARMAKLIKLAR ARASINDAN GÖKYÜZÜ Hüzünlü  hikayeler

Saat akşamın sekizi, nezarethane dedikleri odadayım. Ranzama uzandım, düşünüyorum. Gül’ü düşünüyorum, Kemal’i düşünüyorum… Gül anlattıklarıma ya inanmazsa… Onu inandırmak için karakola getirip kayıtları mı göstereceğim! Saçma…

Bu düşüncelerime sinirle güldüm. Sözlerime inanmazsa zaten aramızda bir arkadaşlık kalmaz ki. Kim bilir bu kez de randevuya gelmedim diye çok kızmıştır, benimle konuşmak bile istemeyebilir. Tabi neden olmasın, bana bağlı değil ki henüz, vazgeçmesi de zor olmaz.

Kemal… Kemal ayrı bir dert. Sadece adını biliyorum ama benim için önemli biri. İyi insanlar o kadar azaldı ki, iyi insanlarla karşılaşmak o kadar zor ki. Kemal’in değeri benim için çok fazla. Suçsuzluğumu en azından ona ispatlayabilsem.

Onun dostluğunu kazanmalıyım. Menfaate, çıkara dayanmayan dostlukları böyle özlemişken ona boş veremem. Kemal, kendi açısından benim hırsız olabileceğimi düşünmekte haklı, aksini ispatlayamadım ki… üzülüyorum… bunalıyorum.

Gözlerim tavana dikildi, kendimi Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiirinde buldum; benden önce bu handan geçenleri düşündüm. Öyle bir an geldi ki; Maraşlı Şeyh oğlu Sarılmış’la kendimi özdeşleştirdim, onda kendimi buldum.

Bir kaç mısrayı hatırladım; ” Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” Gözleri uzun uzun burkulu burkulu kaldı bende. Dedi: “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende! ” Ben de bu nezarethaneye sağ girdim ama hırsız damgasıyla çıkarsam, “Sağ çıktım” diyemeyeceğim.

Düşünceler içinde uyuyakalmışım. Saat sabahın altısı, henüz uyandım. Burası bekâr odamdan daha sıcak ama sulayacak bir çiçeğim bile yok.

Kalktım, parmaklıklı penceremden sokağa baktım; sokaktan çok az insan gelip geçiyordu. Sabah mahmurlukları yüzlerinde, çeşitli yönlere yürüyor. Özenecek hiçbir şey kalmamış gibi, bu gezinen, erkenden işe giden ya da kahvaltı için ekmek almaya çıkmış insanlara özendim.

Dört duvar arasında olmak kötü, çok kötü. Gözlerim uzaklara kaydı, ufukları dolaştı. Güneş doğmak üzere, ufuklar pembeleşmiş. Manzaranın romantikliği, şiir yazmak için çok güzel ama içimdeki sıkıntı şiir namına iki satır bile yazmama engel oluyor.

Yalnızlık düşünmek için çok uygun bir ortam oluşturuyor. Hayallerin, umutların zamanla nasıl değiştiğini düşünüyorum. Çocukluğumda bisiklet en büyük hayalimken, bir gün baktım umurumda bile değil.

Bir gün gitar isterken başka bir gün önemi kalmamış. Çok şey bu şekilde bir gün önemliyken başka bir gün önemsiz hale gelince zamanla yaşamı güzelleştiren en önemli şeyin, diğer insanlarla olan ilişkilerimin, sevginin ve paylaşabilmenin olduğunu kabul ettim.

Maddi isteklerin sonu yok; arabam olsa, ev isteyeceğim, evden sonra belki uçak, belki fabrika istememem için bir sebep yok ki. Bunlar istenmesin diye düşünmüyorum ama yaşamın amacı daha çok kazanmak olmamalı, sonu gelmez maddi isteklerin, yetmez.

Oysa dostluklar, sevgiler öyle mi! Kıymetini bilene şöyle bir içten gülüş veya candan bir halini sormak hatta samimice selam vermek ne kadar güzeldir.

Bunları düşündükçe Kemal’in dostluğuna verdiğim önem artıyordu. Bir polisin gelmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Polis geldi, kapıyı açtı;

-Komserim sizi çağırıyor.

Polisle birlikte yürüdük, koridoru geçip komiserin odasına girdik. Odaya girince komiser ile beni tutuklayan polis gülümseyerek bana baktı. İçime umutla karışık tatlı bir huzur yayıldı.

Can’ın dedesi Ziya beyin köşedeki koltukta oturduğunu sonradan fark ettim. Onu görmemiş gibi yaparak komiserin gösterdiği koltuğa geçip oturdum. Komiser;

-Ümit bey suçsuzluğunuz ortaya çıktı, size boş yere rahatsızlık verdik.Ama elimizde değildi.

Çok rahatlamıştım, sevinmiştim. Heyecanımı belli etmemeye çalışarak cevapladım;

-Siz görevinizi yaptınız.

Komiser Ziya beyi göstererek;

-Ziya beyi tanıyorsunuz, Can’ın dedesi. Ziya bey söyledi, Can kendisine gelmiş.

-Nasılmış?

-İyiymiş, bu gün akşama hastaneden çıkarılabilirmiş.

-Sevindim.

-Hastaneye zamanında getirilmese kurtarılamayabilirmiş.

Ziya bey söze karıştı;

-Bu yüzden size minnettarız.

Bir an sustu, benim bir şeyler söylememi bekler gibi. Ben konuşmayınca devam etti;

-Can kendine gelince konuştu, cüzdanını evde unuttuğunu söyledi, odasında bulduk.

Ziya beye bakmamaya çalışıyordum. Son söyledikleri beni sevindirmişti. Cüzdanın bulunuşuyla suçsuzluğum kesinleşmişti.

Cüzdan bulunmasa belki yine de suçsuz kabul edilirdim ama şüphe altında kalırdım. Allaha şükürler olsun.

-Suçsuzluğum ispatlandığına göre izninizle gitmek isterim komserim.

-Tabii gidebilirsiniz. Faydamın dokunacağı herhangi bir sorununuz olursa beni hatırlar, ararsanız elimden geleni yaparım.

Komiserin bu sıcak davranışları beni mutlu etmişti.

-Sağolun.

Ziya bey yerinden kalktı, bana yaklaştı. Elinde bir tomar para vardı, bana doğru uzattı. Para vererek kendini affettirmek istiyordu. Acıyarak yüzüne baktım;

-Daha öncede söyledim, ben torununuza para için yardım etmedim. İlla bir karşılık vermek istiyorsanız, bana yaptıklarınızı kimseye anlatmayın.

Niçin der gibi yüzüme baktı.

-Yoksa başka bir çocuğun başına aynısı gelirse, kimse yardım etmez.

Komiserle polis arkadaşın elini sıkıp, hızla çıktım odadan. Salondaki bir polisten Kemal’in adresini rica ettim, komserine danıştıktan sonra adresi bana verdi.

Karakoldan çıktım ilk iş olarak Gül’ü aradım, şansımdan telefona Gül çıktı.

-Gül, ben Ümit. Nasılsın?

Kısa bir şaşkınlıktan sonra konuştu;

-Sağol, iyiyim… niçin gelmedin randevuya?

-Kusura bakma elimde değildi. Randevuya gelmek için yola çıktıktan sonra başıma bazı olaylar geldi…

İki gündür yaşadıklarımı anlattım Gül’e.

-Hay Allah! Ben de neler düşünmüştüm.

Haber vermek için akşam seni aradım, telefonu açan olmadı.

-Akşam evde değildik.

-Kusura bakmazsan kapatıyorum, biran önce Kemal dediğim arkadaşı bulmak istiyorum.

-Yine ararsın değil mi?

-Ararım, hadi hoş çakal!

-Görüşürüz.

Kemal’i bulmak için aldığım adrese göre yola çıktım. Otobüse atladım. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra adresteki mahalleye geldim; burası bir gecekondu mahallesiydi. Otobüsten inince gördüğüm bir kahvehaneye girdim, Kemal’i sordum;

-Kemal İnce adında bir şoförü arıyordum.

Orta yaştaki bir adam eliyle göstererek tarif etti;

-Şu ilerdeki evden sağa dön, dördüncü ev, ikinci kat.

-Sağolun.

Köşeyi dönünce evi gördüm. Güzel bir görüntüsü vardı. Ev ile yol arasında güzel bir bahçe var, bahçede birkaç meyve ağacı, çiçek ekili bir köşe ve bahçeden ikinci kata uzanan merdiven.

Bahçede oynayan iki çocuk bu güzelliğe hayat katıyor. Bu görüntülerle bir geçmişe özlem dalgası esti gönlümde, çocukluğumu hatırladım.

Böyle yeşil bahçelerde yemek yiyişlerimiz, içtiğimiz çaylar, oyunlar… eh.. biraz da yaptığımız yaramazlıklar. Ve bazen çöken akşamla başlayan, esrarengiz olayları konu eden sohbetler.

Merdiveni çıkıp kapının zilini çaldım, genç bir kadın çıktı;

-Buyrun, ne istemiştiniz?

-Rahatsız ettim, burası Kemal İnce’nin evi mi? Kendisiyle görüşmek istiyorum mümkünse.

-Evet, burası, ama şu anda evde değil.

-Ne zaman gelir acaba?

Kapı aralığından evde yaşlı bir adamın oturduğunu gördüm, meraklı bir bekleyişle bize doğru bakıyordu. Kemal veya hanımının babası herhalde. Genç kadın sorumu cevapladı;

-Akşam yedi civarında geleceğini söyledi.

-Teşekkür ederim, yedi civarında gelirim.

-İsterseniz burda bekleyebilirsiniz, buyrun.

-Sağolun, ben daha sonra gelirim. Uğramam gereken bir yer var.

-Beyim geldiğinde kim olduğunuzu sorarsa…

-Ümit, deyin. İyi günler.

Ben merdivenden inerken, bahçede oynayan iki çocuk hızla yanımdan çıktı. Önde koşan çocuk annesinin önünde düştü.. Çocuklara öfkeyle bakan kadının yüzüne baktım, sevindim; o öfkeli yüzün arkasındaki şefkati, sevgiyi görmüştüm.

Çocuklarını her fırsatta döven, sevgisiz kadın ifadesinden zerre yoktu yüzünde. Çocukları adına sevindim.

Merdivenden indim, evden uzaklaştım. Aslında yapacak bir işim filan yoktu ama evde sıkılırım, hem biraz dolaşmak mahalleyi tanımak istedim. Rasgele bir yöne yürüdüm.

Bir ara sokağa dalmıştım ki, onbeş-onaltı yaşlarında gençlerin futbol oynadığı topları başıma çarptı.

Aklıma bir muziplik geldi, başımı tutarak kendimi yere doğru bıraktım, bulunduğum yere çömeldim, baygın-halsiz gözlerle baktım gençlere.

Yanıma koşarak geldiler, telaşlanmışlardı;

-Bir şeyin yok ya abi?

-Nasılsın abi?

-Çok mu sert geldi abi?

-Kusura bakma abi, istemeden oldu.

Hem soru soruyor hem de beni tutuyorlardı. Onlar düşmemem için beni tutunca, kendimi iyice bıraktım.

-Çok fenalaştım aahhh!..

-Ne yapabiliriz abi, kolonya getirelim mi?

-Benim için tek bir şey yapabilirsiniz.

Meraklandılar;

-Nedir o, abi ne yapabiliriz?

Yavaşça doğruldum, gülümseyerek yüzlerine baktım;

-Benimde sizinle futbol oynamama izin verebilirsiniz.

Hepsinin endişe dolu yüzleri rahatladı gülmeye başladılar.

-Tamam, abi, istediğin bu olsun ya…

Hemen montumu çıkardım, kenara koydum, gömleğimin üstünden iki düğme çözdüm paçalarımı da çorapların içine topladım, artık hazırım.

“Eh.. şimdi bu gençlere o müthiş futbolumla amma hava atarım” dedim, kendi kendime. “Sen neymişsin abi!.. ” sesleri şimdiden kulağımda.

Maça başladık, pas verdiler, topu aldım. Topla iki adım atmıştım ki birisi kaptı topu. “Olur, böyle şeyler” dedim. Ama böyle şeyler peş peşe iki defa daha olunca, hele benden kaptıkları son topla, rakip takım gol atınca çok fena bozuldum.

Bağırdım; “Arkadaşlar bu senaryoda yanlışlık var; çalımları ve golleri ben atacaktım. ”
Gençler gülüştü ama sözümü pek dinlemediler, çalımı atan geçiyor. Baktım iş sıkı, rezil olacam

Gençler gülüştü ama sözümü pek dinlemediler, çalımı atan geçiyor. Baktım iş sıkı, rezil olacam, daha fazla koşmaya başladım. Madem gençler benden yetenekli, hızlı koşarak belki bir şeyler yaparım, diye düşündüm.

Bizim kaleciyle kaş-göz işaretiyle anlaştım, ileri doğru koştum. Kalecimiz topu tam benim koştuğum yere attı, önüme doğru süzülen topa bir ayak salladım gençlerin(ve tabii benim) şaşkın bakışlarımız arasında top ağlara gitti, gol oldu.

Eh… tabii bende havalar, her gün böyle gol atıyormuş gibi bakışlar. Neyse, bir-iki şık hareket daha yaptım tesadüfen bir gol daha attım ve itibarımı kurtardım.

Ama gel gör ki, yoruldum. Mecburen bir daha tiyatro kabiliyetimi konuşturdum;

-Ah.. ayağım, aahhh…

-Ne oldu abi ayağına?

-Burkuldu off… acıyor. Siz oynayın, biraz sonra geçer nasıl olsa.

-Geçmiş olsun abi.

-Sağolun.

Gençlerden birisi, numarayı çaktı, güldü;

-Abi, çok da yorulmuştun hani yani, neyse ki ayağın burkuldu.

Ben de gülümsedim;

-Ayak işte ne zaman burkulacağı belli mi olur!.. bazen böyle en gerekli zamanda burkuluverir.

-Hadi öyle olsun bakalım.

Gençler yanımda uzaklaşıp tekrar oyuna başladı. “Gençler” deyince aklıma geldi; Çalıştığım yerde benden sadece iki yaş küçük olanlara bile “Gençler” diye hitap etmeye alıştım.

Ben böyle hitap edince hafiften kızmaya başladılar;”Biz mi çok küçüğüz, sen mi çok yaşlısın” dediler. Ben hemen klasik sözümle kendimi savundum “İnsan hissettiği yaştadır, ben kendimi yetmiş yedi yaşında hissediyorum”

Biraz kenarda oturup onları seyrettim. Sonra montumu aldım, gençlere veda edip, ara sokaklara daldım.

UFKU UZAK ŞEHİRLERE AÇILAN BALKONUM

Evleri inceleyerek dolaşmaya başladım. Mimarisi güzel değildi, insanların sıcak ilişkilerinin güzelleştirdiği semtlerimizden biriydi. Evlerin özentisiz mimarisini görünce, iki yıl önce gittiğim Afyon’un güzel evlerini hatırladım.

Afyonu birkaç arkadaşla geziyorduk, hep ana caddede dolaşıyorlardı. Oysa ben, ara sokaklarını dolaşmadan bir şehri tanımanın mümkün olmadığını düşünüyordum. Bence, ana caddeler şehrin vitrini, ara sokaklar, mahalleler ise ruhudur.

Başka bir gün tek başıma Afyonun ara sokaklarını dolaştığımda ise bambaşka bir dünya bulmuş, mutlu olmuştum. O gün ara sokaklardan sonra da, Afyonun meşhur kalesine tırmanmış, o yüksek yamaçlı, dik kayalardan oluşan kaleden Afyonu seyretme mutluluğuna erişmiştim.

Düşünüyorum da; politikacılarımızdan kaç tanesi lüks arabalarla gelip geçtikleri ana caddelerden kurtulup, halkı daha iyi anlamak için, kılık değiştirerek ara sokaklara dalmış, halkla konuşmuş, sorunlarını incelemiştir! Canım sıkılıyor, canım.

Ana caddelerdeki yılda birkaç defa değişen kaldırım taşlarını ve şu tozlu, baharda, kışta çamurdan geçilmeyen yolları düşündüm. Düşündüm de ne oldu, canım sıkıldı, canım.

Vakit daha erken, ayaklarım da yoruldu, isyanda. Gördüğüm bir çocuk parkına girdim. Bir kenara oturdum. Kuş seslerine çocuk sesleri karışıyor. Birbirinden güzel sesler kulağımda dans ederken, cebimden şiir defterimi çıkardım.

Gül’e bir güzel şiir yazarsam gönlünü daha alırım diye düşünüyorum. Ama yazamıyorum. neyse bir süre uğraştıktan sonra küçük bir dörtlük yazabildim;

” Her şeymişsin gönle meğer. Yoksan yanımda eğer, Olmuyor ki gönül rahat. Çekilmiyor sensiz hayat. ”
Bu sırada, Kemal’in taksisiyle yoldan geçtiğini gördüm. Saat henüz dört. Biran önce gidip, konuşayım.

Kalktım, bakkala uğrayıp çocuklar için çikolata aldım. Yeni yerler göreyim diye, giderken değişik sokaklar takip ettim. Eve yaklaştığımda, kucağında çocuklarıyla balkondaki Kemal’i gördüm.

Beraber top oynadığım gençlerden ikisi beni görüp yaklaştı;

-Abi, bizimle arasıra yine top oynar mısın?

-Kusura bakmayın cimboma transfer oldum, size vakit ayıramam.

-Galatasaray’da mı oynayacaksın?

-Oynayacağım sayılmaz, derslere gireceğim.

Gülümsediler;

-Ders mi vereceksin?

-Yok, futbol nasıl oynanmamalı derslerinde örnek olarak beni gösterecekler.

Gençler gülüşürken, merdivenleri çıktım, geldiğimi gören Kemal kapıyı açtı. Bana nasıl davranacağına karar verememiş olduğu belliydi.

-Hoş geldin, dedi.

-Hoş bulduk, dedim. İçeri buyur etti, girdim. İçerdeki yaşlı amcayı görünce selam verip, elini öptüm.
Kemal ailesiyle tanıştırdı, elini öptüğüm amca babasıymış, hanımının adının Ayşe, çocuklarının ise Erol ve Birol olduğunu söyledi.

Fazla vakit kaybetmek istemiyordum, Kemal’e döndüm; ” -Kemal, suçsuzluğum ispatlandı. Senin de öğrenmek isteyebileceğini düşündüğüm için geldim. ”

Kemal kuşkuyla sordu; “Nasıl ispatlandı?”

Sabah olanları anlattım, yüzünde beliren mutluluk dolu tebessüm benim de içimi ısıttı, rahatlattı. Kemal özür diler gibi bakarak konuştu; “Kusura bakma, sana inanmamıştım, insanoğlu çiğ süt emmiş, deyip üzülmüştüm. Şu anki mutluluğumu sana anlatamam.

-O günkü kısa görüşmemize rağmen iyi bir insan olduğunu düşündüm, eğer kabul edersen seni arkadaşlarımdan, dostlarımdan kabul etmek isterim.

Kemal kalktı beni kucakladı, elimi sıktı;

-Bundan mutluluk duyarım.

Bir süre bakıştık tekrar sarıldık, babası ve hanımı gülümseyerek bize bakıyorlardı. Olayı onlara da anlattığı belli oldu. Oturduk, Ayşe hanım çay yapmıştı. Çayları aldık, içerken çocuklara aldığım çikolata aklıma geldi, kalktım, çocuklara çikolataları verdim.

-İyi ki çayları getirdin yenge, yoksa çikolataları vermeyecektim.

Ayşe hanım gülümsedi. Kemal; “Zahmet etmeseydin, zaten çocukların dişlerini çürütüyor. ” dedi. Ben kurnaz kurnaz gülerek; “Keh.. keh.. amcam dişçi de. ”

Çayımı sehpadan aldım, balkonlarına baktım; “Çayları arka balkonda içebilir miyiz, sakıncası yoksa?” Kemal “Tabii. “dedi. “Umarım rahatlığımı, yüzsüzlük olarak karşılamazsınız.

Bana geçmişte yaşadığım mahalledeki evlerin bahçelerini hatırlattı da bahçeniz. ” Kemal; “Ne demek Ümit, lütfen rahat ol” “Eh bu sözüne güvenerek sana adınla hitap edebilir miyim?” Kemal;”Tabii, sadece Kemal demen yeterli. “Peki, öyleyse sadece Kemal. ” Gülümsedi.

Kemalle balkona geçtik, babası da geldi. Çocukları bahçeye inmiş oynuyordu. Tatlı bir atmosfer vardı, konuşmadan da burda saatler hiç sıkılmadan geçebilirdi. Ama biz ordan burdan konuştuk. Nerde, nasıl yaşadığımı sordular, adresimi aldılar.

Kemal’i evime davet ettim;”Ara sıra uğrarsan, özellikle ailece gelirseniz sevinirim. Bekâr yaşadığıma bakmayın çok güzel yemek yaparım. ” “İnşallah. ”

-Kemal, yenge hanım akşam yedide geleceğini söylemişti, daha erken geldin. Hayrola, çalışırken bir şey mi oldu?

-Baktım müşteri çıkmıyor, akşama da misafir gelecek, erken gelip istirahat edeyim, dedim. Akşam yemeğine kalırsın umarım.

-Yok, çok sağol, başka zaman. Zaten ben de kalkacaktım, gideyim. Çay çok güzeldi, eline sağlık.

Gülümsedi; “Çayı Hanım yaptı, ben bulaşıkları yıkayacağım. ”

-Öyle mi, öyleyse yenge hanımın ellerine sağlık.

-Afiyet olsun, ama acelen ne yemekten sonra gidersin.

-Bu günlük bu kadar rahatsız ettiğim yeter.

-Rahatsızlık ne demek, memnun oluruz kalırsan.

Ayağa kalktım; “Başka zaman iki yat yemek yerim. Allaha ısmarladık. ”

Bir yaz yağmuru sokakları ıslatmış, mis gibi toprak kokusu havayı kaplamış. Otobüse atladım, eve geldim. Kapımı açarken, yaşlı komşum Nebahat teyze geldi; “Ümit evladım, bu gün seni bir arayan oldu.

Arabasıyla geldi seni sordu. ”

-Kimmiş?

-İsmi Mustafa’ymış, ”Ümit bey beni tanımaz, ben yarın yine gelirim. “dedi.

-Allah Allah!.. Neyse, yarın anlarız. Sağol.

-Yemek yedin mi? Yemediysen ben de tam Ayhan amcanla yemeğe oturuyordum, gel istersen.

-Sağolun, aç sayılmam.

-Sen bilirsin evladım, hadi iyi akşamlar.

-İyi akşamlar. Ayhan amcaya selamlar.

Evime girdim, hemen ocağa çayı koydum, teybe de enstrümantal bir kaset. Sonra domatesler ve yumurtalarla başbaşa kaldım.. İki gün önce aldığım domatesler tam menemenlik olmuş.

Nebahat teyzeleri rahatsız etmek istemediğimden aç olmadığımı söyledim ama oldukça acıkmışım. Domatesleri doğradım, sıra yumurtaları kırmaya geldi.

Gerçi annem “İki yumurtayı kıramaz. “der benim için ama geçen değil iki, otuz yumurtayı birden kırdım, bunu telefonda anneme söyleyince de “Yerleri temizlemesi zor olmuştur. ” demişti.

Neyse bu kez yumurtaların üçünü domateslerin üstüne kırmayı başardım ama… amma ve lakin zil çalıyor. Ne yapalım her kimse kaynanası sevecek, sıcağı sıcağına menemene geldi.

Kapıyı açtım, şık giyimli, orta yaşlı biri vardı kapıda. Buyur ettim; “Buyrun. ” “Ümit bey mi?” “Evet” “Ben, Can’ın babası Mustafa. ” “Memnun oldum, içeri buyrun, kapıda kaldınız. ” “Teşekkürler. ” İçeri girdi, bir sandalyeye oturdu.

Yemeğe davet ettim; “Hadi iyisiniz, ben de yeni menemen yapmıştım. ” Gülümsedi, tepsiyle önüne getirdim yemeği, ben de bir sandalye çektim. Elleriyle, “yemem” gibilerden bir işaret yapmaya çalıştı, ben hemen itiraz ettim; “Yoo, almazsanız darılırım, alın iki lokma. Üstüme yoktur, çok iyi darılırım”

Fazla direnmedi, beraber harika lezzette… olmasa da yine de güzel olan menemeni yemeye başladık. Bir yandan da konuşuyoruz; “Babam olanları anlattı, size karşı çok mahcubuz. Özellikle de babam kendisini affetmenizi rica ediyor. ” “Sadece biraz kızmıştım, geçti.

Artık kızmadığımı söylersiniz. ” “Bunu bize bir gün gelip siz söylerseniz memnun oluruz. ” “Gelmiş sayın, selam söyleyin. ” “Bakın, gelmenizi gerçekten çok istiyoruz. Beni yormayın, nasıl olsa kabul edene kadar ısrar edeceğim. ”

Biraz düşündüm, sonra; “Bakın bu gün olayları tekrar düşündüm, babanıza kızgınlığım azaldı ama üzüntüm arttı çünkü yalnız babanızın o günkü davranışı değil toplumun genelinde her şeyi maddiyatla değerlendirme arttı.

Gerçekten sırf içinden geldiği için iyilik yapanlar azaldı, onlarda toplumda alaya alınma endişesiyle ya iyilik yapamaz ya da yaptıklarını saklar hale geldiler.

Kendim için konuşmuyorum ama toplumda ön plana çıkmasa da gerçekten karşılıksız iyilikten mutlu olanlar var ve gittikçe azalıyor, çünkü haksız kazanç sağlayanlar açıkgöz, haram yemeyenler enayi sayılıyor.

Babanız gibi toplumun daha iyi olduğu zamanları bilenler de bu halleri gördükçe topluma güvenini kaybediyor, herkese karşı kuşkulu oluyor. Ama böyle düşünmeme rağmen çok fazla kırıldığımı da yine ifade edeyim.

Can’a yardım edipte bunlar olunca, daha zayıf karakterli olsaydım bir daha iyilik yapmaktan çekinirdim, neyseki herkesin tepkisi aynı olmuyor ve Kemal gibi insanlar hala var. ” “Kemal mi, o kim?” “Can’ı hastaneye getiren şoför arkadaş.

Zaten ben görmesem de Kemal görseydi Can’ı o halde yine yardım ederdi. ”

Yemekten kalktık, “Ümit bey, sonuçta, bize gelmeyi kabul ettiniz değil mi?”

“Evet. ““Mesala, yarın akşam gelirsiniz, hem Can’a da geçmiş olsun dersiniz. ”

“Tamam. ” “Adresimizi, telefonumuzu şu kağıda yazdım, buyur. ” “Tamam, telefonu yazdığınız iyi oldu, bir aksilik çıkar da gelemeyecek olursam sizi ararım.

Çay demledim, yemeğin üstüne iyi gider. ” “Sizi kırmamak için bir bardak içip gideyim, geç oldu, merak etmişlerdir. Aslında size yarın uğrayacaktım. ” “Komşu teyze de yarın geleceğinizden bahsetmişti. ”

“Yarın belki evde bulamam diye düşündüm. ” “iyi yapmışsınız, yarın okul arkadaşlarımdan birine uğrayacaktım. Sınavlar yaklaştı. ” “Üniversite mi, hangisi? ”

“Edebiyat. ”

Saatine baktı, çayını aceleyle yudumladı; “Sohbete devam etmek isterdim ama çok geç kaldım. Hadi, yarın akşam görüşürüz, iyi akşamlar. ” “İyi akşamlar”

Hava güzel, pencereyi açtım, teybi kapattım, pencere kenarına yaslandım. Orhan Veli’nin bir şiiri aklıma geldi;

” Ve bilhassa, parmaklığına dayandığın zaman
Ufku uzak şehirlere açılan balkonunun
Günahların geçecek hafızanın arkasından
Günahların… sonu gelmez kafilelerden uzun. ”

Yaşayıp gidiyorum işte, neler umuyorum hayattan ve neler yapıyorum. En iyisi okulu bir an önce bitireyim, askerliğimi de hayırlısıyla yapıp, hayatımı bir düzene sokayım.

Neyse, ilerde hatırlayınca bu günü, boşa gitmiş bir gün saymayacağım. Bakalım yeni gün neler getirecek bana. Neler mutluluk, neler hüzün getirecek ve ben ne kadarından bir şeyler öğrenip ders alabileceğim. Zaman kimseyi beklemiyor, geçip gidiyor. Düşünceler içinde yatağa uzandım, uyumuşum.

Ahmet Ünal ÇAM


Hüzünlü  hikayeler kategorimize ait “Ümide Yolculuk” isimli, Dramatik hikaye okudunuz, Yorumlarınız bizim için Çok değerli, yorumlarınızı ve Hikayelerinizi bekliyoruz. [Hikayeni Paylaş]


İlginizi Çekecek Hikayeler


Hikayeler Kategori

Kısa Hikayeler
İbretlik Hikayeler
Dini Hikayeler
Aşk Hikayeleri
Başarı Hikayeleri
Korku Hikayeleri
Gerçek Yaşam Hikayeleri
Sizden Gelen Hikayeler
İngilizce – Türkçe Hikayeler
Yaşam Tadında Kısa Hikayeler (Youtube)

İlginizi Çekecek Hikayeler

Bir Cevap Yaz

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *